15-16 Şubat 2025 tarihlerinde HÜDA PAR'ın Diyarbakır'da düzenlediği “Kürt Meselesine İnsani Çözüm Çalıştayı”nda “Kürt-Türk Birlikteliğinin Tarihî Kodları” başlıklı bir konuşma yapmış ve Said Nursi’nin Ankara'ya geliş sebeplerinden birinin Lozan sürecinde Kürt milletvekillerini Türkiye’den ayrılmamaya ikna etmek olduğunu söylemiştim.
Sözlerim ilgi çekti, salondan çıkarken meseleye hiç böyle bakmadıklarını söyleyen ve soru soranlar oldu. Risale Haber sitesi de tezimi açmamı isteyince aşağıdaki yazı zuhur etti.
Gerçekte TBMM’ye Kürt milletvekillerini iknaya çağrıldığına dair ne Said Nursi'nin ne de onu Ankara'ya davet edenlerin ağzından somut bir açıklama var elimizde. Öte yandan Ankara’ya geliş gerekçesi 9 Kasım 1922 tarihli TBMM zabıtlarında “Anadolu gazilerini ve Meclis-i âliyi (yüce Meclisi) ziyaret” şeklinde açıklanmıştır. Ne gariptir ki, İsmet Paşa başkanlığındaki Lozan heyetimiz tam bir gün önce İsviçre’ye doğru trenle yola çıkmıştı.
Lozan müzakerelerindeki endişelerimizden biri, İngilizlerin Kürtlere özerklik veya azınlık hakları tanıma çabası ise diğeri de Musul’da Türklerin azınlıkta bulunduğunu ispatlama gayretiydi. Bunda başarılı olurlarsa Musul petrolleri İngilizlerde kalacak ve nüfusumuzun önemli bir kısmı ve Türkiye’nin geri almak için mücadele ettiği Musul’a bitişik bölge, -yani belgelerde ve Nutuk’ta geçtiği şekliyle “Kürdistan”- özerk veya azınlık hukukuna tâbi tutulacaktı.
Bu acil ve yakın tehlike ister istemez TBMM hükümetini endişeye sevk etti. Nitekim Lozan sürecinde Ankara Kürtlerden Türkiye’den ayrılmak istemediklerini beyan etmelerini talep edecekti. Bu dönemde Türk-Kürt birlikteliğini baltalayacak çatlak seslerin çıkmaması için hususi bir çaba sarf edildiğini biliyoruz.
Öte yandan Said Nursi’nin tam da Lozan müzakerelerinin başlayacağı günlerde Ankara’ya getirilmesi manidardır. Zaman İçinde Bediüzzaman adlı biyografinin yazarları Cemalettin Canlı ve Yusuf Kenan Beysülen, Said Nursi’nin Ankara’ya üç defa davet edildiğini ama davetlere neden 1922 Kasım’ında icabet ettiğinin açıklanmaya muhtaç bir mesele olduğunu söylemektedirler (2. baskı, İletişim: 2010, s. 278).
Lozan müzakereleri devam ederken içeride Kürtlerin Türklerden ayrısı gayrısı bulunmadığı yönünde propaganda yapıldı. Mesela Kürt mebusların mahalli kıyafetlerini giyinerek TBMM’ye gelmeleri istenmiş ve fotoğrafları basında yer almıştı (bkz. İleri, 28 Nisan 1922). Kürt aşiret reislerinden Lozan’a Türkiye’ye bağlılık telgrafı çekmesi de istenenler arasındaydı.
Said Nursi’nin Ankara’ya daveti zamanlama ve konjonktür açısından manidar. Zaten Bediüzzaman ömrü boyunca Türk-Kürt kardeşliğinin tesisi uğrunda çalışan biriydi. Onun niyeti, Ankara’da teşekkül halinde bulunan yeni devlete İslamî açıdan müspet bir istikamet kazandırmaktı. Buna mukabil davet edenler Lozan sürecinde onun Kürt vekiller üzerindeki nüfuz ve itibarından yaralanmak istemişti.
Bu benim tarihî olaylar arasında bağ kurarak yaptığım bir çıkarımdır. Tabiatıyla buna katılmayanlar olacaktır. Tarihte yaşanmış her olayın belgesini bulamayacağımıza göre aradaki boşlukları yorumlarla kapatmak durumundayız. Yorumlarımızın isabetine “tarih” karar verecektir.
Said Nursi için Mecliste bir ‘hoş âmedi’ (hoş geldin) merasimi düzenlenmiş ve kürsüden duada bulunmaya davet edilmiştir. Zabıtlara geçtiğine göre tamamen resmî bir ziyarettir bu.
O tarihte TBMM Başkanı olan Mustafa Kemal Paşa’nın Bediüzzaman’ın Kürtler üzerindeki nüfuzundan yararlanmak istediği açıktır ve kendisine “Sizi yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık” demesinin altında bu gerçek yatar. Buradaki “yüksek fikirler”, onun ikna kabiliyetini işaret eder.
Nitekim 5 Şubat 1923’te Rişvan, Merdis, Kazru ve İzol gibi bazı Kürt aşiretlerinin reisleri tarafından Lozan Konferansı’na çekilen ve İngiliz baş delegesi Lord Curzon’ı protesto eden telgraflarda “Biz Türklerle kardeşiz, onlardan ayrılmak istemiyoruz” yolunda ifadeler kullanması da yukarıdaki kanaatimi kuvvetlendiriyor. Kürt aşiretlerine birlikte hareket ettikleri yönünde mesajlar vermeleri karşılığında bazı vaatlerde bulunulduğu anlaşılıyor. Bu vaadler tutulmayacaktır, o ayrı mesele.
Özetle Lozan müzakereleri sırasında “tehlikeli” bir siyasî manevra yapılmıştı. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’nın 1923 Ocak’ında İzmit’te gazetecilere Kürtlerin çoğunlukta olduğu vilayetlerde mahallî muhtariyet benzeri bir idare getirileceğine dair uğun bize şaşırtıcı gelen sözleri “Kürt meselesi” patlak verdikten sonra uzun yıllar boyunca sansürlenecekti. Ancak Hilafetin lağvı, medreselerin kapısına kilit vurulması ve nihayet Kürtlerin hak ve kimliklerini tanımayan 1924 Anayasası ile Lozan’ın asıl kaybedeninin Kürtler olduğu anlaşılacak ve Türkiye gerçek manada -şimdilerde çözmeye uğraştığı- “Kürt meselesi” ile bu kritik süreçte karşı karşıya gelecekti.
Said Nursi’ye dönersek, arkadaşı Ali Şükrü Bey’in katlini müteakip Meclisin feshinden sonra kendisini Ankara’ya “fikirlerinden istifade etmek üzere” davet edenlerin onun niyet ve beklentilerine taban tabana zıt fikir ve politikalara savrulduklarını anlayacak, ardından siyasetten uzaklaşıp Van’a çekilmeye karar verecekti. Bu gelişme de “Yeni Said”in doğuşunun, daha doğrusu Said-i Kürdî’nin Said Nursî’ye dönüşümünün müjdesi olacaktı.
