Herkese merhaba.
Bugünkü yazıya bir selamla giriş yapmak istedim.
Çünkü uzun bir süredir üzerine düşündüğüm bir konu var: Ne ara bu kadar sevgisiz olduk?
O yüzden bugünkü yazımın ana temasını buna ayırarak hafta sonuna girmeden size minik bir tavsiyede bulunmak istiyorum.
Eğer anneniz, babanız hayattaysa onları mutlaka arayın, eğer çocuğunuz uzak bir yerdeyse ona bir sevgi sözcüğü gönderin, eğer eşiniz memleketteyse ve ondan uzak bir yerde çalışmak zorundaysanız onun da gönlüne dokunacak güzel bir şey yapın.
Çünkü hayatın, kime ne getireceği ve hayata ne zaman veda edeceğimiz belli olmuyor.
O yüzden bugünü, şimdiyi yaşarken anın kıymetini bilmek lazım. Sevdiklerimize kendilerini değerli hissettirip onlara sevdiğimizi söyleyelim.
Yazıma bu ifadelerle başladım çünkü bence hayatın temeli sevmek. Bir süredir bilhassa gözlemlemiyorum. Son zamanlarda o kadar büyük bir nefret, o kadar büyük bir öfke ve kutuplaşma sardı ki dört bir yanımızı…
Herkese soru işareti ile bakar olduk.
Aynı mahalledeki insanlar bile birbirilerine soru işareti ile bakıyor. Çoğu birbiriyle konuşmuyor, birbirinin arkasından olumsuz ifadeler kullanıyor; aynı şekilde benim de öyle.
Bu serzenişimin belki de en görünür alanı ise medya.
Herkes kendi medya patronluğunu kurmuş. Bir başkanın yaptığı iş üzerinde ahkam kesiyor. Sözüm ona en güçlüsü o ama diğerleri hiçbir işe yaramıyor. Ya da bununla neden diyalog kuruluyor, şununla neden kurulmuyor. Garip bir dönemden geçiyoruz.
Bir dönem hatırlarsınız kulaklara aşina olan bir ifade vardı; ‘Ankara böyle istiyor.’
Sonra bunu daha dikkatli olması için ‘beyefendi’ye çevirdiler.
‘Beyefendi böyle istiyor, beyefendi onu seviyor bunu sevmiyor.’
Çok insanın canı yandı böyle.
Bugün de parti çatısı altında herhangi bir şekilde ekosistemde yer bulan, medya sektörünün ya da siyasetin bazı isimleri, insanları çok kolay yaftalayıp olumsuz konuşabiliyor.
Samimiyetle söylüyorum bunun kimseye bir faydası yok.
Bakın büyüklerimiz çok iyi bilir ki; bizim insancımızda gıybet etmek bir insanın etini yemekle eş değer.
Bunu bildikleri halde neden böyle yaparlar anlamıyorum. İnanın böylesi daha zor. İnsanlık düzelecekse önce kendimizden başlamak lazım. Gelin biz kolay olanı yapıp sevmeyi seçelim.
YETKİLİLERE BİR ÇAĞRI…
Buradan yetkililere bir çağrı, bir sesleniş, ve bir serzeniş. Malumunuz biz depremi, deprem olduğu zamanlarda hatırlayan bir halkız. Bunda hepimizin biraz payı var. Hepimiz afeti konuşuyoruz peki biz afet için ne yapıyoruz? Hiç merak ettiniz mi şu anda büyükşehirler, ilçe belediyeleri, kamu kurumları afete hazırlık için ne yapıyor? Mesela İstanbul’da bir afetin stratejik planı nedir? Tüm partilerden bağımsız depremin siyaset üstü bir mesele olduğunu hatırlatarak bu söylediklerimden herkesin biraz pay çıkarmasını isterim.
Ama konumuz bu değil…
Geçen gün bir sohbette beni hayretle içerisinde bırakan bir konuşmaya denk geldim.
Konu afet. Burada afet üzerinde en önemli çalışmalarından birinin iletişim alanında olmasını beklersiniz değil mi! Çünkü afetteki en önemli şey iletişimdir. Peki afet acil durum sıralamasında GSM operatörleri kaçıncı sırada? Listede yoklar arkadaşlar.
Evet yoklar! Örneğin x bir yerde deprem olduğu takdirde GSM operatörleri, jeneratör desteği alacak kurumlar arasında yok. Üstelik bununla da sınırlı değil GSM operatörleri geçiş önceliğinde de yok. Vallahi şaştım kaldım bu duruma.
6 Şubat depremlerinde GSM operatörlerinin karnesi ortayken bununla ilgili hala yol katedilmemiş olması beni bir hayli üzdü.
Bu hangi bakanlığın kimin yetki alanındadır bilmiyorum ama afet acil durum sıralamasında GSM operatörlerinin yeri iyi konumlandırılmalı ve bu düzenleme hızlıca yapılmalı.
Kalın sağlıcakla ve sevgiyle…