Ümit Yenişehirli yazdı: İtfaiyeciliğimizin tarih yolculuğu
Haber Merkezi

İtfaiyeciliğimizin tarih yolculuğu

Ümit Yenişehirli

Tam 78 canımıza mâl olan Bolu Kartalkaya’daki yangın faciası yüreğimizi yaktı.

Şimdi, baştan sona ihmallerle dolu bir sürecin sebep olduğu anlaşılan felaketin sorumluları bulunmaya çalışılıyor.

YANGIN, TARİHİN HER DEVRİNDE VAR OLDU

Herhangi bir yangının çıkışına mani olabilmek neredeyse imkânsız ama hemen ve sonrasındaki etkilerini, kayıplarını akılcı, titiz, etkin önlemlerle en az indirmek çoğu zaman mümkün aslında.

Tarih ise bu mümkünatın sağlanamadığı çok sayıda ve büyük kayıplara yol açmış yangın vakalarıyla dolu.

İnsanoğlu, ahşaptan yapıları ilk kullanmaya başladığından itibaren, yangın hayatın bir parçası olmuştu. İnsanların kontrolü altındayken çok önemli bir işlevi olan ateş, denetimden çıktıktan sonra ise hızla bir afete dönüşebilmekteydi.

Tarihi kaynaklarda yer alan yangınların büyük bir bölümünde ise can kaybıyla ilgili sağlıklı kayıtlar tutulamamıştı.

Gene de birçoğu savaşlarla eş zamanlı olan bu yangınlardan Kudüs Tapınağı’nın yıkımı (MÖ 587), İskender’in Persepolis’i (İran Şiraz) ele geçirip yakması (MÖ 330), Neron’a mal edilen Roma yangını (64), İstanbul’un yakıp yıkılması (406) Londra yangını (1135), Kırım Hanı Devlet Giray’ın Moskova’yı yakması (1571), Büyük İstanbul yangını (1660), Boston yangını (1787), New York yangını (1835), Japonya Hakodate yangını (1879), Büyük İzmir Yangını (1922) gibi afetlerde binlerce can kaybı yaşanmıştı.

TULUMBANIN İCADI TAHRİBATI AZALTTI

Dünya tarihinde yangınlar, çok uzun asırlar boyunca teknolojik yetersizliklerden dolayı sadece kova, fıçı ve benzeri gereçlerle, yaklaşılabildiği kadarıyla ateşin üzerine su dökmekle, mümkün olduğunda da üzerine toprak ya da kum atmakla söndürülmeye çalışılmıştı.

Dünyanın dört bir yanında insanlık, bu konuda o kadar çaresizdi ki, yangınların çok büyük bir bölümü ancak “kendi kendine sönünceye kadar” beklenip, bitmekteydi.

Yunan matematikçi Arşimet’in pompa çalışmaları yaptığı bilinmekle beraber, çok uzun bir süre bu cihaz pratiğe geçirilememişti.

Yangınlara tulumbayla müdahale edilebilmesi ise ancak 16 ve 17’nci yüzyıllarda Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde görülmeye başlanmıştı.

OSMANLI'NIN ÇATILARA KOYDUĞU FIÇILAR

Tulumbanın hemen gelmediği Osmanlılarda ise binalardaki fıçılar, çok uzun süre en etkin yangınla mücadele aparatıydı.

İstanbul başta olmak üzere şehirlerde Kadılar, Subaşılara verdikleri talimatla, evlerin merdivenlerine kovalar, çatılara da fıçılar konulmasını mecbur tutmaktaydı.

Bu fıçıların çıkartılacağı evin dışındaki merdivenlerin ateşe dayanıklı olması sağlanmaya çalışılırdı.

“Yasakçılar” adı verilen resmi görevliler, ev ev dolaşıp, merdivenler ile çatılardaki fıçılar ve ev içindeki kovaları belli aralıklarla kontrol ederlerdi. Yangınlar; Yeniçeri kolluklarındaki neferler, sakalar, baltacılar ve gönüllü halk tarafından söndürülmekteydi.

“GERÇEK DAVUD” AĞA’NIN TULUMBASI

Osmanlı mülküne tulumbayı ilk getiren, daha doğrusu İstanbul’da imal eden kişi ise David isimli bir Fransız mühendisti.

Hakkında fazla bir bilgi bulunmayan David, 1715 yılında ailesiyle İstanbul’a gelerek Galata’ya yerleşmişti.

Fransız David, aynı tarihte bir Hristiyan olmasına rağmen Osmanlı Donanması saflarında Venedik savaşına katılmış, buradaki başarılı top atışlarıyla göz doldurmuştu. Bu savaş David için bir dönüm noktası olacak ve İstanbul’a döndüğünde ihtida ederek ailesiyle birlikte İslam’la şereflenecekti.

“Gerçek Davud” adını alan Davud Ağa, Temmuz 1718’deki Tüfenghane ve Tophane yangınlarına kendi imal ettiği tulumbayla müdahale etmiş, bu yeni cihazın söndürmedeki başarısı üzerine de Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından Tulumbacı Ocağı’nı kurmakla görevlendirilmişti.

Vefatına kadar (1733) Tulumbacıbaşılık yapan Davud Ağa’nın ekibiyle ürettiği tulumbalar İstanbul yangınlarının söndürülmesine çok büyük katkı sağlamış, ülkenin diğer şehirlerinde de aynı yöntem yavaş yavaş uygulanmaya başlamıştı.

BEYOĞLU VE FINDIKLI YANGINLARI MİLAT OLDU

Tulumbaların kullanılmaya başlamasının olumlu etkilerine rağmen, İstanbul’un giderek artan nüfusuna bağlı olarak çoğalan ve neredeyse tamamı ahşap ev ve dükkânlar, şehrin yangın riskini her geçen gün daha da artırmaktaydı.

O dönemlerde yangının büyüklüğüne göre söndürme çalışmalarının bir parçası da alevler yayılmasın diye yanan evin iki tarafındaki evlerin yıkılmasıydı. Bu ise maddi hasarları daha da arttırıyordu. Sorun öylesine büyüktü ki, Osmanlı Devleti’nde yeni yeni görülen sigorta şirketleri, yangınlar için poliçeyi hazırlamayı reddediyordu.

1870 yılında, Beyoğlu Kurtuluş’ta başlayıp Fındıklı Kabataş’a kadar yayılan bir yangın ise yeni sistemin kurulması için bir milat olacaktı. Bütün çabalara rağmen kontrol altına alınamayan yangının tahribatının büyüklüğü üzerine, devrin padişahı Abdülaziz, Avrupa kentlerine uzmanlar göndermiş, yapılan incelemelerde de en gelişmiş itfaiye sisteminin Macaristan’da olduğu belirlenmişti.

Ardından, Londra itfaiyesinde çalışmış, peşi sıra da Budapeşte itfaiyesini kurmuş olan denizci, gemi kaptanı Kont Odön Szeçseny 1874 yılında İstanbul’a davet edilerek Askerî İtfaiye Teşkilatı’nı kurmakla görevlendirilmişti.

Süreçte “paşa” yapılıp “Şefkât Nişanı” da alan Kont Seçini, taşıtlar, arasözler ve teçhizat bakımından çok önemli yeniliklere imza atmıştı. Seçini Paşa, konut ve işyerlerinin yangına karşı daha korunaklı olmasını sağlayacak mevzuat değişikliklerinde de etkili olmuştu.

Paşa, deniz itfaiyesi kurmak, sokaklara itfaiye donanımı vanalar koymak gibi yenilikleri getiren isimdi. Seçini, 1922 yılındaki ölümüne kadar İstanbul İtfaiye Teşkilatı’nın yöneticisi olarak görev yapmıştı.

DARBECİLER İTFAİYECİLERİN KILIK KIYAFETİYLE UĞRAŞMIŞ

Cumhuriyet döneminde, ülke çapında belediyelerin uhdesinde sistemli bir teşkilat olarak yaygınlaştırılmaya çalışılan itfaiyeler, 1960’ların başından itibaren ise ilgisizliğe mahkûm edilmişti.

Sadece yeni araç alındığında itfaiyelerin modernleşeceği düşüncesi yaygınlaşmış, personele ise yatırım yapılmamıştı. 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası belediye başkanlıklarına getirilen darbeci subaylarca itfaiye erlerine harici kıyafetler verilmemiş, Osmanlı’dan beri kutlanan itfaiye haftaları törenleri iptal edilmişti.

12 Eylül 1980 darbesini yapan kadroların “en önemli icraatı” ise askeriyeninkilere benzediği için itfaiyecilerin üniformalarını değiştirmek olmuştu.

Süreçte, itfaiyeciliğin meslek olarak tanımlanmasına ilişkin kimi yasal düzenleme girişimleri TBMM’den geçirilememiş, itfaiye görevlileri devlet içerisinde “yardımcı hizmetler” sınıfına dahil edilmişti.

Darbe sonrası dönemleri müteakiben göreve gelen siyasiler ise belediye başkanlıklarında, göreve alımları parti teşkilatlarının talepleri doğrultusunda işletmişlerdi. Böylece itfaiyelerde uzmanlaşma sağlanamamıştı.

İKİ AYAKLI ÖNLEM SİSTEMİ

Uzmanlar, binalardaki yangın güvenliğinin, mimarlar ve mühendislerin ortak disiplin anlayışıyla iki ana hat üzerindeki çeşitli güvenlik tedbirlerinin alınmasıyla sağlanabildiğini dile getirmekte.

Buna göre; binanın mimari projesinin tasarım aşamasına entegre edilen ve binanın yaşam süresi boyunca bulunan güvenlik önlemleri ile yangın anında belirli mekanizmalara bağlı olarak işlev gören tedbirler, yangınların çıkmasını engelleme, çıktığında ise en az zararla atlatılmasını sağlamayı amaçlamakta.

Ulusal ve uluslararası yönetmelikler de bu iki hattın karma kombinasyonunu merkeze alan bir şekilde düzenlenmekte.

- Dr. İbrahim Çavuşoğlu, Hale Işık, “Bir Kamu Binasının Binaların Yangından Korunması Yönetmeliği Çerçevesinde İncelemesi”, Gümüşhane Üniversitesi Fen Bilimleri Dergisi, Haziran 2024

- “İki Vatanlı Bir Reformcu: Kont Szechenyi”, Macar İtfaiyeciler Federasyonu, Budapeşte 2020

- Hanifi Kaya, “Türkiye'de Yangınlar (1923-1960)”, Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Haziran 2018